Pürdikkat Yaşadıklarını Özümsemek

Mavi Tren yolculuğu tüm hızıyla devam ederken birazdan dinleyeceklerini oldukça çok merak ettiğim kadar da umurumda da değilmiş gibi de davranıyordu. Ama tavırların geneli oldukça ilgili olduğu yönündeydi. Herkesin kendi yaşamıydı sonuçta fakat duyacaklarını da can kulağıyla dinlemek istiyordu. Kadın hapse girdim diyerek başladı. Artık iyice ilgim ondaydı. “Nasıl? Neden?” diye birkaç soru yöneltti. Dudağından çıkanlar tahmin edercesine kafa sallıyordu. Üç hafta kısa süreliğine olduğunu öğrendiğinde biraz daha rahatlıyor. Yurt dışında çalışırken izni bittiğinden dolayı olduğunu ve başka bir suçtan olmadığını anladığında biraz daha rahatlıyor. Buraya kadar bile fena değildi. İki yıl süreyle Almanya’da çalışmış. Bu süre zarfında tanıştığı kişiyle evlenmiş. Tabi boşandığını daha önce söylemişti. Gayet bakımlı cümleleri ince ince anlatıyordu yaşadıklarını ve hiç acele etmiyordu. Bu şekilde emin davranması daha da dinletiyordu.

Boşandığını söylediği an sonrası “Hayatım roman olur” demişti. Gerçekten güzel bir başlangıç sayılırdı. Birbirine sıralı hikâyeleri beni sarıp sarmalarken boşandığında dört çocuğu olduğunu anlatışı görülecek sahneydi. öyle tek başına kaldığını şu cümlelerle ifade ediyordu. “Dört kız evladımla vasıfsız bir kadın olarak tek başıma kaldım.” O kadar zor şartlardan geçtiğini öyle kelimelerine yediriyordu ki tüyler diken diken olmuştu. oturduğu yerde depremler oluyordu. Sarsıntıdan içinde çatlaklar oluşuyordu. O ise anlatırken sağlam bir kale duvarı gibi duruyordu. Artık yıllara meydan okumuş cildi, düşünceleriyle bir bütün gibiydi. Yüzündeki her kıvrım tebessüme dönüşüyordu. Göz göze bakıp anlatışları sıra dışı izlenim bırakıyordu. Yerinden doğruydu, sırtını iyice yasladı. Anlatmaya sanki yeni başlıyordu.

“En küçüğü ilkokula yeni başlamıştı.” Sözlerine devam ederken ciddiyete devam edip, samimiyeti her nokta sonrası artıyordu. Kendinde sarılan gülüşü de vardı. Eğitim hayatlarına devam eden dört kız çocuğuyla bir evde tek başınaydı. Önce gidip ehliyet aldı. Sonra elinden ne gelir diye baktı. Fakat hiçbir şey yoktu. Ailesi Kayseri’de yaşıyordu. Yedi çocuklu bir ailenin ortanca kızıydı. Fakat onlarında kendisini sahip çıkmadığını büyük bir cesaret gösterip söyleyivermişti. Aşırıya kaçmadan ve anlatmaya çekindiği hiçbir şey yokmuş gibi anlatışı görülmeye değerdi. Kardeşlerinden de destek istemesine rağmen hiçbir olumlu geri dönüş olmadı. Yanımda olmaları bile yeterdi. Anlatmak istediğim yol göstermek gerçekten önemli bir şeydi. Fakat onu da sağlayacak kimse yoktu.

Dinlemek bu kadar acı verir miydi? Kendi kendine insan bunu yapar mı? Empati yaptığında oldukça fazla yaşanmışlıkları birinci ağızdan dinlemek oldukça değerli olduğu kadar da daha başka güçlü etkiliyordu. Olay kahramanı karşınızda ve hâlâ anlatmaya devam ediyordu. Tepkileriniz ve cevaplarınız en az onun kadar güçlü ve etkili olmak zorundaydı. Yoksa anlatmayı bırakırdı. Devam etmesi sizin yüz ifadelerinize ve karşı tepkileriniz karar verirdi. Öyle farklı ve her yerde bulunmayacak farklı şeyler anlatıyordu. Aslında güçlü bir kadın nasıl olunur bunu anlatıyordu. Böyle vasıflar kazanmak için olayın içine düşmek mi gerekiyor yoksa kendini disipline ederek ulaşılabilir miydi? Köklü ifadeleri dinlemek gerçekten başkaydı. Olayların ve anlatış tarzının sarması vagonda olaylara bile karşı etkisiz bırakıyordu. Umurunda olmuyordu. Kim neyi nasıl yapmış? Hiçbir şeye aldırış etmeden devam eden muhabbet devam ediyordu. Tren hızlı adımlarla gidiyordu. Öyle seri geçiyordu ki dakikalar sanki bir an önce varacak sohbet yarıda kalacak gibiydi. Bu kaygıyı en son ne zaman hissetmişti hatırlamıyordu. Saate baktı ve bir anda için rahatladı. Daha üç saat vardı. Yolculukların en güzel yanı başlama bitiş anı değildi. Yolculuğun tam ortasıydı. Tam tadı oradaydı. Şöyle keyiflice yerleşme ya da ayrılma akıllarda olmadığı bir an tam orta anlarıdır.

Dağlar, ovalar derken bitki örtüsü hatta iklimler bile değişmeye başlamıştı. Zaman iyice ilerlemeye başlamıştı. Normalde vagonlarda çay, su simit satan bir el arabasıyla gezenler olurdu. Fakat bu yolculukta hiç kimse gelmemişti. Kahvaltı yapmaya da niyeti yoktu. Kalkıp lokantanın olduğu vagona gitmek yerine burada kadınla konuşmayı tercih olarak kullanmıştı. Zaten aç kalmayı da öğrenmişti. Artık daha az öğünle besleniyordu. Daha dinamik olduğunu fark etmişti. Sürekli yemek yemeği isteyen bir bünyeden ziyade böyle olması onun da oldukça hoşuna gitmişti. Yemese ölmezdi ama birçok şey kaçırabilirdi. Hatta tüm gün aç kaldığı da olmuştu. Diğer gün yediğinde de herhangi bir şey olmuyordu. Sonuçta istediğinde yemek yiyebilirdi. Bunun bilinci bile insanı rahatlatıyordu. Fakat ertesi gün ne yiyeceğinden haberi olmayanlar ne yapacaktı? Dünya’da o kadar gerçekten aç olan insan varken bir, iki ya da üç öğünden bahsetmek ne kadar doğruydu. O yüzden anlamak için denemek lazım. Belki de durup yardım etme girişimlerinde bulunurduk. Bunun bilincine varmak için yaşamak gerekmiyor. Sadece güçlü bir anlama belki biraz araştırma belki de bol seyahat etmek. İç sesiyle bunları da biraz düşündükten sonra sohbetin devam ettiğinin farkına vardı. En son duyduklarını anlamıştı. Başını salladı ve en son duyduğu şeyi soru olarak tekrarladı. Oradan sanırım geri aldı ve pekiştirerek anlatmaya devam etti.

Kızların dördü de okumuştu. Üçü evliydi. Yedi torunu vardı. Evli olmayan en küçük kızı doktordu. İki kızının ikiz kızları vardı. Büyük kızın bir oğlu, bir küçüğünün iki oğlu vardı. Anlatırken kafadan anlamlandırmaya, anlamaya çalışıyordu. Kendine ait bir iş yeri, on sekiz de evi vardı. Onları da kiraya veriyordu. Kızlarının da kendilerine ait iş yerleri vardı. Ticarette ilerlemişlerdi.

Pürdikkat yaşadıklarını özümseyerek anlamaya çalışıyordu. Canlı bir kitap okumak gibi bir önceki sayfaya geçmek için sorular da soruyordu. Paha biçilmez şu anlar oldukça kıymetliydi.

# Bir Tasarımcı