Küçük Dokunuşlar Sevmeyi Öğretiyor

Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Kalabalıklar içinde kalan yalnız kız. Etrafında yüzlerce kişi geçip giderken dönüp bakmıyorlardı. Dizlerinin üzerine çökmüş, çatlaklarla dolu beton bir kaldırımda göz yaşlarının yere düşüsünü izliyordu. İki büklüm duruşu içleri dağlıyordu. Sıcak bir yaz günü olmasına rağmen o çok sevdiği kazağının uzun koluyla yüzünü silmeye çalışıyordu. Yanakları yaşlardan adeta üşüyordu. Titremeye başlamıştı. Küçük sırt çantasını attığı yerden aldı. İçinden çıkarttığı su şişesini son damlasına kadar içti. Boğazı biraz daha kendine gelmişti. Ağlaması da kesilmişti. Hâlâ kendini kötü hissediyordu. Alışılmışın dışında bir şeydi yaşadığı. Garip bir duyguydu. Yanına kimsenin gelmemesi onu daha da etkilemişti. Hâl hatır sormak, nasılsın demek bu kadar zor olmamalıydı. Belki de onu bir dilenci sanmışlardı. Kimsenin ona ilgi göstermemesi ya da bırakın ilgiyi, umurunda bile olmaması yarasına tuz bastırmıştı.

Oldukça kalabalık olan kaldırımda olduğu yerden gözlerini iyice açıp, karşıya doğru baktı. İnsanların diz mesafesinden daha büyük görüyordu. Hemen yanından geçip giden insanlar rengarenkti. Aceleci davrananlar, yetişmek için koşanlar, sakince sohbet eşliğinde yürüyenler. Alışverişe dalmış olanlar, bir şeyler yiyerek gidenler. Bir de yüksek binalar vardı. Caddenin iki yanında boydan boya uzanmış. Alt katları mağazalarla donatılmış gösterişli ilgi merkezleri. Sürekli içlerinde hareketlilik vardı. Dizleri iyice acımaya başlamıştı. Hâlâ şoktaydı. Yıllar önce aldığı ve artık eskimeye başlayan keten pantolonun ceplerini yokladı. Bir peçete olmalıydı. Sabah evden çıkarken koyduğunun farkındaydı. Biraz uğraşı sonrası buldu ve burnuna doğru götürdü. Temizlemişti. Ağlamak hem de böyle ağlamak insanı rahatlatıyor olduğu kadar da perişan da ediyordu.

Ayaklarının uyuşmaya başlaması on dakikadan fazla olmuştu. Artık dayanılmaz hâle gelen sızı bacaklarına doğru çıkmaya başlamadan kalkmalıydı. Hissetmiyordu. Önce bir dizini kaldırdı. O da ne! Bir el omzuna dokundu. Hafif gülümsemeyle tam arkasına bakacakken o elin sahibi yanından hızla geçip gitti. Önüne gelen engel gibi görmüştü anlaşılan. Son anda fark ettiği için ‘dikkat et kalkma ben geçiyorum’ anlamı vardı o dokunuşta. Bir hüzün daha çökmüştü o an. Artık kalkmalıydı. Tek dizi yerdeydi. Bastığı yere görmek istedi. Hissetmediği ayaklarının yere basıp basmadığı anlaşılmıyordu. Sonunda doğrulmuştu. Kendinden emin bir hâl alması dakikalar ya da saatler sürebilirdi.

Herkes hareket ediyor, o duruyordu. Ayaktaydı. Binalardan bakanlar için akışın içinde sabit bir nokta gibi görüldüğünü hissetti. Ama nereye gidecekti. Göğe yükselmek istedi. Bu mümkün değildi, biliyordu. Hayal gücüne sığdıramadı birçok şey vardı. Yaşadı olaylar onu uçuk kaçık düşündürmeye itmişti. Belki hayatına dokunan pozitif etkisi sadece buydu. Gitmeye karar verdi. Nereye doğru adım atacağı belli değildi. Çantasını sırtına iyice yerleştirdi. Omuzlarının o hareketi onu biraz daha rahatlatmış, üzerinden bir yükü atmış gibiydi. Elinde duran şişeye baktı. Onu atacaktı. Gözleri bir çöp tenekesine benzer bir şey aradı. Bulmuştu ve aynı zamanda adım yönüne de karar verdiği için içinde bir sıcaklık oluştu. Adımları hızlandı. Hedefi sonrası aynı yönde yürümeye karar verdi. Elleri çantasının omuzlarından düşen bağlarındaydı. Bu şekilde gitmek onu daha da özgür hissettiyordu.

Caddeden ilerledikçe ilk defa gördüğü bir camiyi fark etti. Bahçesinde kendine daha da gelmek için yüzünü yıkamak için çeşmeler de vardı. Musluğa doğru uzandığında abdest alsa daha iyi olacağına karar verdi. Duaya sarılmak istiyordu. En son sabah evden çıkmadan kıldığı namazda dua etmişti. İkindi vakti de gelmek üzereydi. Öğle vakti geçmeden içeri girdi. Kimseler yoktu. İçeriğe girdiğinde kapı kendiliğinden kapandığında koca bir sessizlik oluştu. Bu oldukça fazla hoşuna gitmişti. Şehir çok fazla gürültülüydü. Derin bir nefes alırken durduğu yerden iç alanı süzdü. Başını kubbeye doğru kaldırıp baktığın da ise içini saran derin huzuru hissetti. İlerlerdi, adımları bir bir atarken halıdaki desenleri izliyordu. Gözleri mihraba geldiğinde durdu. Kendi etrafında bir tur attı. Bu ağır dönüşünde detaylı incelemeden her yeri görmeye çalıştı. Gözleri pencerelere takıldı. Durup saatlerce izleyebileceği bir manzaray gibiydi. Renklerine hayran kaldı. Işıkla farklı bir ambiyansa bürünen vitraylar oldukça benzersizdi. Caminin belli bir bölümünde yere değen ışık üzmeleri vardı. Bir süre gözleri için oldukça iştah açıcı bir seraba daldığını fark ettiğinde bakışlarını kaçırdı. Işığın yol aldığını bu denli yakından gözlemlemek umuda yolculuk gibiydi. Duvarda bulunan vakitleri gösteren saate baktı. Daha bir saat vardı. Niyet etti, namaz bittiğinde dua için ellerini omuz hizasına getirdi. Birkaç dakika olduğu yerde, içinden geçirdiği her cümle sonrası ‘amin’ diyordu. O an göz kapağının kırpma sayısı da normale dönmüştü. Artık az önceki hâlinden eser yoktu. O an içeriye birinin girdiğini fark etti. Merdivenlerden çıktığında birdenbire göz göze geldiğinde onu fark eden genç kız ona selam verdi. Heyecanı gözlerinden okunuyordu. Çantasını bir yere bırakıp doğrudan duaya başlamıştı. Her saniye ellerini daha da bir başka güçlü tutuyordu. Saniyelerce o kızı gözlemledikten sonra dışarı çıktı. Aynı gürültü yerindeydi. Alışmak zaman alacaktı. Adımları ilerlemek istemiyordu.

Ağlamasının nedenini aramaya başladı. Kendisiyle sesli konuşuyordu. Zaten kalabalıklar arasında kimse onu duymazdı. Kendiyle samimi sohbet edercesine ilerlemesine devam etti. Caddenin bu yanına hiç gelmediği için etrafı da iyice inceliyordu. Yalnızdı. Etrafında bulunan herkes biriyle idi. Onun ise yanında kimse yoktu. Ablası da geçenlerde üniversiteyi kazanmıştı. Evden ayrıldığında iyice tek kalmıştı. Ailesinin de işleri gereği onunla fazla ilgilenemiyordu. Aslında her şey normaldi. Belki de içine bir kor düşmüş gibi davranıyordu. Onlarca arkadaşa da sahipti. İstediği zaman onlarla da buluşuyordu. Ama istediği bu değildi. Ne istediğini ode bilmiyordu bunun da farkındaydı. Sonra bugünkü düşünceleri eve varmadan yeni düşüncelere dönüştü. Artık kendini kalabalıklar arasında yalnız hissetmiyordu. O gün ne oldu anlamış değildi. Aklına geldikçe gülümseten anlardan ibaretti.

Yıllar sonra o caddeye tekrar geldi. Yanında eşi ve iki çocuğu da vardı. O an durup ağladığı yere geldi, durup düşündü. O gün onu etkileyen neydi? Bulamadı. Olayı kısadan eşine anlattı. ‘Her yaşanılanın elbet bir sebebi vardır. Kimisi seni daha da sen eder, kimisi seni senden eder.’ Eşi bunları dile getirirken düşüncelere daldı. Kontrolsüz bir şekilde yürümeye devam ederken dinliyordu. ‘Hayat gerçekten bir yolculuk. Yoldayken anlamlandıramadığın olaylarla karşılaştığında yaptıkların çok önemli. Yolcu olduğunu bilmek gerçekten güzel bir hissiyat. Bunun farkında olsan da kimi zaman boşluğa düşmüş gibi hissetmek gayet normal. Kendine herkes gibi davranmak istemek en büyük eziyet belki de. Çünkü her insan özeldir ve kendince bir yolu vardır. Diğerlerine bakıp yorumlamak, kendimizi yormaktan başka bir şey değil.’ Bu cümleler uzarken o caminin yanına geldiler. Dış cephesinin güzelliği onları büyüledi, durup seyrettiler. Hep birlikte içeri girdiler. Anılar daha da derin detaylarıyla canlandı gözünde. Halıları değişmiş, yeni düzenlemeler yapılmıştı. Sonrasında evin yolunu tuttular. Akşamında çocuklarla neşe dolu oyunlara daldıklarında her acının geçici bir zaman diliminde kaldığını daha da anladılar..

Hayatta karamsar anlar oldukça fazla gibi görülse de aslında içimizde yeniden şekillenen küçük dokunuşlardan oluşuyor. Yaşadıklarımız her anımızı sevmemizi öğretiyor.

# Bir Tasarımcı